Kitaplar
Koray Şerbetçi

Bir Osmanlı Var İmiş

Osmanlı yalnızca bir devlet değildi. Osmanlı, dünyaya söyleyecek sözü olan bir medeniyetti. Osmanlı insanı da ruh hâllerini yansıtan tüm tutumlarını, hayatın her sahasında sergileyerek bu iddiasını hep diri tutmuştur. Osmanlı insanının ruh hâli, bilhassa antitezi olan Batı dünyasının kölecilikten feodalizme, sömürgecilikten materyalizme kadar tarih boyunca insana dayatmaya çalıştığı her felakete, belki de yeryüzünde yegâne dik duruştur.

İşte bu kitapta; veba ve ölüm karşısında sükûnetini bozmayan Osmanlı insanından Kel Memiş’in devlet felsefesine, Fransız sarayına kök söktüren Osmanlı elçisi Süleyman Ağa’nın gururlu hâlinden Allah Kerîmdir formülüne, İngiliz donanmasını kovalayan İstanbul halkından “külahları değişiriz” sözünün sosyolojik gerçekliğine, Osmanlı’nın barışta kediye mersiye yazan inceliğinden savaşta hiç akla gelmeyecek kurnazlık ve cesaretine şahit olacak ve bir Osmanlı var imiş diyeceksiniz.
146 yazdırılmış sayfalar

İzlenimler

    👍
    👎
    💧
    🐼
    💤
    💩
    💀
    🙈
    🔮
    💡
    🎯
    💞
    🌴
    🚀
    😄

    Kitabı ne kadar sevdiniz?

    Giriş yap veya Kaydol

Alıntılar

    Faik Eryaşaralıntı yaptıgeçen yıl
    Başka bir sürç-i lisan olayı yine III. Selim döneminde yaşanmıştır. Bu hadise hem oluşumu bakımından hem de sonucu bakımından Osmanlı insanının ruh hâlini resmeden canlı bir örnektir.

    İstanbul’un ünlü hayalîlerinden Hafız Bey, bir gece III. Selim huzurunda hayal oynatır. Oyunda Karagöz ağa olmuş, kethüdası da Hacivat’tır. Hacivat cariyeler ve köleler satın almış, konağa getirmiştir. Tesadüf bu ya, kölelerden birinin adı da Selim’dir. Oyunu sahneleyen Hafız Bey, kendisini izleyen padişahın da adının Selim olduğunu unutarak, oyundaki kölelerinden birine yüksek sesle seslenir:

    “Selim!”

    Tabi oyunu izleyen padişah da şaka olsun diye hemen cevap verir:

    “Buyur!”

    Nasıl bir pot kırdığının farkına o anda varan Hafız Bey, hemen oyunda Hacivat’ı Karagöz’ün karşısına geçirip başlar konuşturmaya:

    “Ey Karagöz! Huzur-u şahanede bir sürç-i lisan ettin ki, hiçbir zaman affı mümkün değildir. Şevketmeap efendimiz sana hacca izin verdiler. Artık tövbekâr olup hacca gideceksin.”

    Hemen arkasından da perdenin mumunu üfler ve söndürür. Olaya şahit olan padişah devrin en ünlü hayalî ustasının mesleğini bırakışı karşısında telaş edip:

    “Hafız, vallahi gücenmedim. Muradım latife idi. Kesme, oyuna devam et!” dedi fakat Hafız Bey kararını vermişti. Hemen padişaha dönüp:

    “Cenâb-ı Hak ömr-ü şevketinizi artırsın. Efendimiz kusurumu af buyurdunuz. Lakin sanat itibariyle bu hata benden çıkmamalı idi. Mademki çıktı, artık benim asla meziyetim kalmadı” der ve ardından da tövbe eder ve hacca gidip mesleği bırakır.[32]

    Bu son olay, hem Osmanlı adab-ı muaşeretinin bir örneğidir hem de Osmanlı insanının sorumluluk bilincini gösterir. Yani padişahın affetmesine ve şaka yaptığını söylemesine rağmen Hafız Bey, bu sanatla uğraşan kişinin artık dili sürçüyorsa ve böyle pot kırabiliyorsa artık bu mesleği yapacak yeteneğini kaybettiği öz eleştirisine ve Batılı deyimle oto-kontrole sahip olduğunu gösterir. Bu tutum, Osmanlı insanına İslâm inancının kazandırdığı “tezkiye-i nefs” yani benliği hesaba çekme, kritik etme tutumudur.
    Faik Eryaşaralıntı yaptıgeçen yıl
    Reformcu kişiliği ile bilinen Sultan II. Mahmud, akıcı bir konuşma diline sahip olmasına rağmen nedense “telaş” kelimesine geldiğinde her seferinde dili sürçer ve “talaş” biçiminde telaffuz ediverir. Bu, etrafındakilerin dikkatini çeker ama kimsede koskoca padişaha bir kelimenin doğrusunu öğretme gibi bir işe kalkışmaya cesaret bulunmaz. Ama bir gün musahiblerden yani sohbet arkadaşlarından Said Efendi bu işi yapmayı aklına koyar. Biraz düşünceli bir hâl takınır sultanın yanında. Sultan da Said Efendi’nin bu hâlini fark eder ve nesi olduğunu sorunca, Said Efendi taşı gediğine koyar, “Dün, fakirhanemde bulunan talaşlar tutuşuverdi, bendeniz de hayli telaş ettim” der. Tabi Sultan Mahmud, maksadı anlar ve, “Peki artık anladım. Ne telaş et, ne de talaştan bahset” der. Bu da dil sürçmesinin görgülü bir hâli...

    Hekimbaşı Şanizade Ataullah Efendi, dönemin başarılı, hünerli ve tıp alanındaki yenilikleri hiç kaçırmayan bir doktorudur. Cerrahlığa ait İtalyanca kitap çevirmiş, Edward Jenner’in geliştirdiği modern çiçek aşısını uygulamak için bir aşıevi kurdurmuş, dönemin hekimlerine sağlam kaynak olsun diye beş ciltlik bir Tıp Derlemesi yazmıştır. Bununla da yetinmemiş, devletin verdiği görevle oturup bir de döneminin tarihini yazmıştır. Ama bu kadar çalışkan ve hünerli bir bilim adamı olan Şanizade Ataullah, döneminin siyasi gelişmelerine de bulaşınca, haklarında orada burada ileri geri konuştuğu rakiplerince padişaha şikâyet edilir. Dönemin padişahı III. Selim de Şanizade’yi Tire’ye sürgün eder. Ama zaman geçer, padişah bu değerli bilim adamını affeder ve sürgün cezasının bittiğine, affedildiğine dair bir ferman yollar. Fakat işin trajik kısmı buradan sonra başlar. Şânizade’ye, af fermanını getiren Tire voyvodası Eğinli Ali Bey’in dilinin sürçerek “itlakınıza” (affınıza) diyeceği yerde “itlafınıza” (idamınıza) ferman getirdim demesi üzerine paniğe kapılan bu değerli bilim adamı, oracıkta kalp krizi geçirerek hayatını kaybeder. Böylece bir dil sürçmesi yüzünden tarihimizin yüz akı olan bir bilim adamını, ölüm alır götürür bu yeryüzünden.
fb2epub
Dosyalarınızı sürükleyin ve bırakın (bir kerede en fazla 5 tane)