Ömer Lekesiz

    Yüksel Özalıntı yaptıgeçen ay
    Sevgili Ahmet Kekeç,
    Sen de bir edebiyatçısın ve benim derdimi en iyi sen anlarsın. Bu satırları okuduğun köşeyi bana “edebi polemik”ler yazmam kaydıyla verdiler. Elbette konu edebiyat olunca ve yedi ceddini, kişiliğini, aklını, izanını peşkeş çekerek köşe yazarı olanlar kendilerini bir de edebiyatçı sanınca malzemeden yana sıkıntı çekilmez ama ben asıl “edebi polemik” türünde, edebiyattaki yeteneksizlikleri tescil edildikten sonra yazarlık mesleğini kendilerine mahsus bir midilli sanıp, medya patronlarına yalvararak gazete yazarlığı payesine ulaşmış olanların kirli zihin hallerini yazmak istiyorum.
    Eskisi kadar sık görüşemiyor olsak da şunca yıllık arkadaşımsın; beni iyi tanırsın. Spor salonlarında başkalarının çalıştığı kum torbalarında onlardan izin almadan asla çalışmam; neme lazım ben çalışırken patlarlar, dipleri delinir, kumları yele savrulur, ‘kum torbasını delen adam’ ünü de benim üstüme kalır. Ben kendi ünümü kendi ellerimle yapmak isterim. Bu kum torbalarından emsal, yukarıda sözünü ettiğim yeteneksizlerden biriyle şunca zamandır sen antrenman yapmaktasın ve ben onu senden birkaç yazı için ödünç istiyorum.
    Yüksel Özalıntı yaptıgeçen ay
    Niye ille de onu?” diye soracaksın biliyorum; merakını gidermek için kısaca anlatayım:
    Babam, beni İmam Hatip Okulu’na yazdırdığı gün, dizleri eprimiş pantolonumu yenilemek için bir hemşerimizin giysi dükkânına götürmüştü. Bu hemşerimiz, bizden yıllarca önce Kırıkkale’ye göçüp, yoksul hemşerilerine malı veresiye (yani çok pahalı) satarak “yürü ya kulum olmuş” bir hacıağaydı. Babam, biraz da benim okullu oluşumun verdiği heyecanla sesi titreyerek ona geliş nedenimizi anlattı. Hacıağa, bir babama bir bana bakıp, “Hangi okula yazdırdın?” diye sordu. Babam, “İmam Hatip’e” diye cevaplayınca Hacıağa yüzünü ekşiterek “Yahu” dedi, “Açlıktan nefesin kokuyor ama çocuğu götürüp İmam Hatip’e yazdırıyorsun. Sanat okuluna yazdırsaydın, bir meslek edinseydi, seni de kendisini de kurtarsaydı, olmaz mıydı?” Babam, tıpkı senin “Atlas” adlı öykündeki baba gibi “Ne bilirim ulan ben Mezopotamya’yı” türünden bir cevapla geçiştirdi onun sözlerini. Evet, o geçiştirdi Sevgili Ahmet ama Hacıağa’nın sözleri benim aklıma mıh gibi çakılıp kaldı.
    Duygu sömürüsü, mektep fanatizmi yaptığıma yormayasın diye bu kadarını anlatmakla yetiniyorum ama bilesin ki, çoğu çocuk İmam-Hatip’e onları küçümseyen dillerin açtığı yaralarla başladılar. Tırnaklarını hayatın kalın postuna bu ve benzeri örneklerin verdiği azimle öyle batırdılar ki, kan oturdu parmaklarına; aldırmadılar direndiler, dayandı
    Yüksel Özalıntı yaptıgeçen ay
    dayandılar, okudular ve katıldılar hayata gürül gürül akan sular gibi. Elbette o yaralar yüzünden ahir ömürlerinde illetli olup, dermandır diye yanlış itikatlarla, yanlış kapılara kul olanlar da çıktı ama onların sayısı küsuratla bile ifade edilemez Sevgili Ahmet, çabuk çürüyen cinsten bir keresteye atılmış bir ya da iki kertik, hepi topu bu kadar.
    Nicedir izliyorum senden istediğim kişinin İmam-hatiplileri ikinci sınıf vatandaş saydırma gayretlerini, onları küçümseyen bakışlarını, onlar için kullandığı çirkin dili; onların adları çevresinde üretmeye çalıştığı fitneyi... Ve istiyorum ki, İmam-hatipli olmak nasıl bir duygudur, bunun için hangi bedeller ödenmiştir ona anlatayım. İşte bu nedenlerle onu senden istiyorum.
    Tamam, haklısın, ben de biliyorum kafası kalındır biraz, zor anlar ama ben ona ince ince, tane tane anlatacağım. Sen hep ona karşı o gür sesinle ünlediğinden, korkusundan kulakları da kapandığı için sanırım sana karşı kalıcı bir duyamama özürlüsü olmuş adam; izin ver bir de ben deneyeyim sesimi duyurmayı. Hem ben senin gibi doğrudan, dümdüz anlatamam zaten, bu konuda pek becerikli değilimdir bilirsin; biraz teşbihin dilini, biraz mecazın maharetini kullanırım; elifi anlatacaksam “bu mertek değildir”, minareyi anlatacaksam “bu boru değildir”, ezanı anlatacaksam “bu şarkı değildir”, imamı anlatacaksam “bu ölü yıkayıcısı değildir” diyerek başlarım söze; gerekirse üşenmem ince ince çizgi
    Yüksel Özalıntı yaptıgeçen ay
    çizgilerle, şekillerle de anlatırım ki, kolay anlasın.
    Dedim ya, “derdimi en iyi sen anlarsın”. Bu vesileyle, bir taşla iki kuş vurmak da istiyorum tahmin edeceğin gibi. Hem ahir ömrümde “yıkılası hanedeki evladı iyal” yüzünden kabul ettiğim gazete yazarlığında başarılı olayım hem de “edebi polemik” türünün alanını şöyle biraz genişleterek matbuat tarihimize mütevazı bir katkıda bulunayım.
    Ne dersin Sevgili Ahmet, düşünecek misin bu teklifimi? “Biraz daha çalışayım şunun üstünde” demeyesin sakın, patladı patlayacak zaten, patlak kum torbasını ben ne yapayım?
    (27 Temmuz 2009)
    Yüksel Özalıntı yaptıgeçen ay
    AĞLASAK1

    Hüzne giden bir hazzın içinde bulsam seni
    Bana ürkek ve mahçup, dolu gözlerle baksan.
    Yüzüne vuran mehtap göz yaşlarında yansa
    En derin bir hüzn ile sen ağlasan ağlasan.

    Her şeyin ve her şeyin uzağında yalnız,
    Yarı bir aydınlıkta baksam sana ve baksam
    Solgun yüzünde aşkın seyr etsem elemini,
    En derin bir hüznile ben ağlasam, ağlasam.
    *
    Şair’in bana yakıştırdığı hikâye:
    Sarnıç’tan Gülhane’ye inen daracık sokağı geçip, parkın içinden Sarayburnu’na çıkarken, yüreğinin yoğun ritmine inat bir sükûnetle buluşsan.
    Gönlün ve dilin, sözleri ve tınısıyla içinde burgu gibi dönecek bir ayrılık şarkısını birlikte terennüm etmek için açık gerekçe saysalar sükûnetini.
    Ahırkapı sahiline yürüsen.
    Senin hayattaki varlığın kadar iğreti duran taşlardan birinin üstüne oturup, “gel katıl soğuk sularıma, can emanetinden, ten yükünden kurtul” diye fısıldayan Marmara’nın
    Yüksel Özalıntı yaptıgeçen ay
    sesine takılarak, boşluğa kilitlenmiş bakışlarında kaybolsan.
    Görüşme zamanlarındaki dinginliğin; selamlarla ulaşan hoş esintinin dışında kayda değer bir kıymeti kalmasa geçmişinin; tadı, keyfi, umudu, ulaşma gayretini içermese artık geleceğin….
    Mermeri kesen bir urgan gibi azmin; keskin aklın, otuz beş yıllık hayattan devşirdiğin birikimin; onca okumuşluğun, yazmışlığın, parlak zekan, intikal kabiliyetin, tecessüsün... çok ağır yüklere dönüşerek, çökertseler omuzlarını.
    İlenişini; el-Kahhar olanın kahrından gelecek bir işareti bekleyişini; çözümsüzlüğünü, zaman ve mekan farkının bir gereğiymis gibi makulleştirmeye çalışsan.
    Zaman, akşam ezanlarında sabitlenmiş olsa. Mekân oturduğun taştan ibaret kalsa. Martılar, ruh sahipleri onun zalim ayakları altında ezilmesinler diye karanlığın gelişini haber verseler çığlık çığlığa.
    İşte, Hüzne giden bir hazzın içinde bulsam seni orada.
    Dilin ilk kez sevgi sözcüklerini anmasa. Alnını kıvrım kıvrım örten kâkülün karayazını gizleyemese.
    Gözlerin ürkek ürkek baksa.
    Şakakların seğirse.
    Dudakların titrese.
    Şah damarın ağır bir acının yüküyle gerilse.
    Caferağa’da, masanın üstüne çıkaramadığın ellerin şimdi onun ellerine olan özlemlerini soluyup, öyle bir büyüseler
    Yüksel Özalıntı yaptıgeçen ay
    öyle bir büyüseler ki sen onları nereye saklayacağını şaşırsan; hüznler kuşanarak ancak aklına mukayyet olsan.

    “Sevinç bizi bulsun” diye dua ederek, neşede tümleneceğini umar da herkes, kederde tümlenmeyi düşünmez! Oysa ki kederde tümlenmeyen hüzn sahiline erişemez; hüzn sahiline erişemeyen haz denizinde yüzemez.
    Şeyhimiz Galib’de kelimelerden bir cisme ad olan, üstadımız Sezai Karakoç’ta kalbin zarında titreyip duran hüzn, Adem’den bugüne kimin diline pelesenk olmamıştır ki?
    Kuşanan da konuşur hüznden, kuşanamayan da; bilen de konuşur onu, bilmeyen de.
    Tüm kelimelerin kavşak noktasında durur hüzn, kimileri için bir hal, kimileri için bir maske…
    Hüzn, firkatle titreyen bedenlerin sırrıdır; hüzn içre bir hüzn olmaktan başka yoktur hüznün tanımı; suretlerde ve sıfatlarda yer yer görünüşüyle buldurur bize kimi anlamlarını. Ki hüzn:
    Erken çiçeklenmiş kayısı ağacının ayaz karşısındaki şaşkınlığıdır.
    Konuşanın konuşamadığı, gösterenin gösteremediği, duyuranın duyuramadığı, işitenin işittiremediğidir.
    Su tabiatlıdır, engininin de enginine, derinin de derinine inmeyi isteyendir.
    Kader, kaza, keder, gam, elem, kasvet, acı, gariplik ebe
    Yüksel Özalıntı yaptıgeçen ay
    ebeveynidir; karasevda, melankoli, dalgınlık, ürkeklik, hoyratlık, sayrılık, sürekli bir ismi samranış onun çocuklarıdır.
    Örselenmiş bir güle, rüzgarın savurduğu bir mor şala, denizde salınan bir sala, çiçeğe duramamış bir dala, ufukta kaybolan bir yola, onu yapan arıya mezar olmuş bir bala, tezenesi kırılmış bir saza mahsus olandır.
    Onu kuşananın ciğerlerini zağcı kılarak zağlanmış bir bıçaktır.
    İki gözüyle birden bakanın, varlığı da yokluğu da ölüm olan nazarında kurulmuş can pazarıdır.
    “Kün” emriyle nefesin, ruhun, canın İlah’tan koptuğu andır.
    Her yeni kopuşla tekrarlanan, tekrarlandıkça kopuşları artan bir İlahi deverandır.
    Hezeyandaki inkardan utanıp, varlıktaki varlığından kaçandır.
    Sabırdaki rahmete tutunup, özündeki merhameti çoğaltandır.
    Yahya’dan, tüm peygamberlere miras kalandır.
    “Ben hüzn ümmetinin peygamberiyim” buyuran Büyük Doğrucu’nun yüzünden ay yüzeyine çizgi çizgi yansıyan gölgelerdir.
    Ahirete götürebilecekleri hiçbir şeyleri olmayanların, Rahmanın merhametine sunabilmek için yanlarında götürebilecekleri tek yüktür.
    Yüksel Özalıntı yaptıgeçen ay
    Yakınamamaktır; yakınamamayı da yakınamamaktır.
    İstememektir, istememeyi de isteyemememektir.
    Ağlayamamaktır; ağlayamamaya ağıt da yakamamaktır.

    O üşüdüğünde birlikte örtündüğünüz mor şalını, sevdiğin ve sevildiğin zamanlardan bir hatıra olarak Marmara’nın soğuk sularına atarken bunları düşünsen.
    Düşünmesen.
    Onca olan bitenin bunca düşünmenden kaynaklandığını bilip düşünmekten vazgeçsen.
    Marmara’nın sesine cevap verme kolaycılığından kaçınıp haz denizine yönelsen:
    Ölmek için dişisinin son öpücüğünü bekleyen örümceğin ilk ve son birleşme sevincidir haz.
    Çatlamış bir nara uzanan kupkuru dudakların kıvancıdır haz.
    Kendi lezzetinin lezzetinden habersiz lezzetin saflığıdır haz.
    Gerçeğin gerçekliğini, rüyanın rüyalığını unuttuğu zamandır haz.
    Alanın verene, verenin alana dönüştüğü andır haz.
    Canla tenin, dişiyle erkeğin bir kılınmaya şükrettiği demdir haz.
    Şem’in, bir yelpazenin rüzgarıyla eğilmeyi bekleyişidir haz.
    Yüksel Özalıntı yaptıgeçen ay
    em’e değen pervaneyi, yanmanın tadına alıştıran ilk acıdır haz.
    Zemzem’in bebek İsmail’in topuklarına erişmek için arzı delme arzusudur haz.
    Su-ağaçla adlandırılmış peygamberin kundağını taşıyan Nil’in serinliğidir haz.
    İstiridyenin, nisan yağmurundan düşecek bir damlayla kapanma dileğidir haz.
    Başına buyruk olma emriyle sorgusuz kılınmış tek emirdir haz.

    Adını zikretmekten uyuyamadığın;
    adını zikredek uyandığın;
    sitem etsen de, kızsan da gerçekten daha gerçek olan hayalini yanından uzaklaştırmadığın;
    kitap raflarını deviriyormuşçasına, kitaplarını ortalığa savuruyormuşçasına kızgınlıklarına naz hali yüklediğin, masa lambanı kapatıyormuşçasına karanlığını örtündüğün;
    gecenin bir yarısında adını çağırdığını sanıp, “ne?” ünleyişiyle dört yanında arandığın;
    birlikte oturuyormuşçasına yanından kalkmak için izin dilendiğin;
    dar yolunu kapatmışçasına kendisinden geçit istediğin;
    kederlendiğinde başını ellerinin arasına almışçasına minnetlerini ilettiğin;
fb2epub
Dosyalarınızı sürükleyin ve bırakın (bir kerede en fazla 5 tane)