Kitaplar
Ömer Lekesiz

Minarenin Kılıfı

Edebî polemik türünde yazanların sayısı — tıpkı edebî eleştiride olduğu gibi— çok sınırlı. Çünkü polemik son tahlilde «bir düşman kazanma sanatı".
Yıllardır edebî eleştiriler yazan Ömer Lekesiz, kitapları olduğu kadar tültürel, sanatsal olguları, olayları iyi okumayı, sözünün arkasında durmayı, birikime yaslanmayı, doğrunun, hakkın ve emeğin değerini gözetmeyi, asil bir sorgulamayı gerektiren polemik türünde de yazmayı seçti.
Kültür, sanat ve edebiyat ortamındaki yanlışlıkları, olguların ve yaşanan olayların iç yüzlerini, tanınması gereken yazarları, kitapları, kültür adamlarını Yeni Şafak'ta yayınlanan bu yazılarında görünür kıldı.
Ömer Lekesiz'in, alkışlara ve saldırılara itibar etmeksizin yazdığı, eskidikçe kıymetleri daha da artacak olan polemiklerinden seçtiklerimizi Minarenin Kılıfı'ında topladık.
Minarenin Kılıfı size ait zamanların bilgisini sizin için kuşatıyor.
O halde polemikle harlı bu bilgiye kayıtsız kalamazsınız.
280 yazdırılmış sayfalar
Yayınlanma yılı
2010
Bunu zaten okudunuz mu? Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?
👍👎

Alıntılar

    Yüksel Özalıntı yaptıgeçen ay
    çizgilerle, şekillerle de anlatırım ki, kolay anlasın.
    Dedim ya, “derdimi en iyi sen anlarsın”. Bu vesileyle, bir taşla iki kuş vurmak da istiyorum tahmin edeceğin gibi. Hem ahir ömrümde “yıkılası hanedeki evladı iyal” yüzünden kabul ettiğim gazete yazarlığında başarılı olayım hem de “edebi polemik” türünün alanını şöyle biraz genişleterek matbuat tarihimize mütevazı bir katkıda bulunayım.
    Ne dersin Sevgili Ahmet, düşünecek misin bu teklifimi? “Biraz daha çalışayım şunun üstünde” demeyesin sakın, patladı patlayacak zaten, patlak kum torbasını ben ne yapayım?
    (27 Temmuz 2009)
    Yüksel Özalıntı yaptıgeçen ay
    dayandılar, okudular ve katıldılar hayata gürül gürül akan sular gibi. Elbette o yaralar yüzünden ahir ömürlerinde illetli olup, dermandır diye yanlış itikatlarla, yanlış kapılara kul olanlar da çıktı ama onların sayısı küsuratla bile ifade edilemez Sevgili Ahmet, çabuk çürüyen cinsten bir keresteye atılmış bir ya da iki kertik, hepi topu bu kadar.
    Nicedir izliyorum senden istediğim kişinin İmam-hatiplileri ikinci sınıf vatandaş saydırma gayretlerini, onları küçümseyen bakışlarını, onlar için kullandığı çirkin dili; onların adları çevresinde üretmeye çalıştığı fitneyi... Ve istiyorum ki, İmam-hatipli olmak nasıl bir duygudur, bunun için hangi bedeller ödenmiştir ona anlatayım. İşte bu nedenlerle onu senden istiyorum.
    Tamam, haklısın, ben de biliyorum kafası kalındır biraz, zor anlar ama ben ona ince ince, tane tane anlatacağım. Sen hep ona karşı o gür sesinle ünlediğinden, korkusundan kulakları da kapandığı için sanırım sana karşı kalıcı bir duyamama özürlüsü olmuş adam; izin ver bir de ben deneyeyim sesimi duyurmayı. Hem ben senin gibi doğrudan, dümdüz anlatamam zaten, bu konuda pek becerikli değilimdir bilirsin; biraz teşbihin dilini, biraz mecazın maharetini kullanırım; elifi anlatacaksam “bu mertek değildir”, minareyi anlatacaksam “bu boru değildir”, ezanı anlatacaksam “bu şarkı değildir”, imamı anlatacaksam “bu ölü yıkayıcısı değildir” diyerek başlarım söze; gerekirse üşenmem ince ince çizgi
    Yüksel Özalıntı yaptıgeçen ay
    Niye ille de onu?” diye soracaksın biliyorum; merakını gidermek için kısaca anlatayım:
    Babam, beni İmam Hatip Okulu’na yazdırdığı gün, dizleri eprimiş pantolonumu yenilemek için bir hemşerimizin giysi dükkânına götürmüştü. Bu hemşerimiz, bizden yıllarca önce Kırıkkale’ye göçüp, yoksul hemşerilerine malı veresiye (yani çok pahalı) satarak “yürü ya kulum olmuş” bir hacıağaydı. Babam, biraz da benim okullu oluşumun verdiği heyecanla sesi titreyerek ona geliş nedenimizi anlattı. Hacıağa, bir babama bir bana bakıp, “Hangi okula yazdırdın?” diye sordu. Babam, “İmam Hatip’e” diye cevaplayınca Hacıağa yüzünü ekşiterek “Yahu” dedi, “Açlıktan nefesin kokuyor ama çocuğu götürüp İmam Hatip’e yazdırıyorsun. Sanat okuluna yazdırsaydın, bir meslek edinseydi, seni de kendisini de kurtarsaydı, olmaz mıydı?” Babam, tıpkı senin “Atlas” adlı öykündeki baba gibi “Ne bilirim ulan ben Mezopotamya’yı” türünden bir cevapla geçiştirdi onun sözlerini. Evet, o geçiştirdi Sevgili Ahmet ama Hacıağa’nın sözleri benim aklıma mıh gibi çakılıp kaldı.
    Duygu sömürüsü, mektep fanatizmi yaptığıma yormayasın diye bu kadarını anlatmakla yetiniyorum ama bilesin ki, çoğu çocuk İmam-Hatip’e onları küçümseyen dillerin açtığı yaralarla başladılar. Tırnaklarını hayatın kalın postuna bu ve benzeri örneklerin verdiği azimle öyle batırdılar ki, kan oturdu parmaklarına; aldırmadılar direndiler, dayandı
fb2epub
Dosyalarınızı sürükleyin ve bırakın (bir kerede en fazla 5 tane)