Kitaplar
Talip Doğan Karlıbel

Katil Doğanlar

    Rəşad Babazadəalıntı yaptı18 gün önce
    1961 yılında, bu konuyla ilgili olarak, Almanya’da, uygun yaş grupları arasında yapılan bir kamuoyu sonra, İngiltere’deki Yahudi Konseyi Başkanı Sydney yoklamasında, toplumun yüzde otuz ikisi toplu yok etme eylemlerini bildiklerini, gerçeğe inatla karşı çıkan yüzde elli ikisi, savaş bitinceye kadar bu konuda hiçbir şey bilmediklerini söylediler.

    Gerçekte, toplu öldürmeler konusunda, kamplardan, çok güçlü kanıtlar elde edilmişti. Bazı olaylar yeterince iyi biliniyordu, örneğin; Pastor Nremöller’in yakını olan SS subayı Kurt Gerstein, Ziklon B gaz kristallerini sağlamakla yükümlü ikmal subayı olarak, Katolik ve Protestan kilisesi ilgililerine, 1942 yılından başlayarak bütün bildiklerini açıklamıştı. Fakat onun, toplu öldürmeleri konu eden bu çok önemli raporları, İsveç Hükümeti’nin dosyaları arasında kaldı ve savaş sonuna kadar açığa çıkmadı. Dünya Yahudi Konseyi’nin Cenova Bürosu Başkanı, Dr. Gerhardt Riegner’e, toplu öldürmeler konusunda, bir Alman işadamı tarafından 1942 yılında çok ayrıntılı ve sağlam bilgiler verildi. Bu bilgiler daha sonra Cenova’daki Amerikan ve İngiliz konsolosluklarına da iletildi. Ancak, Dışişleri Bakanlığı, bilgileri Dünya Yahudi Konseyi Başkanı, Babbi Stepnen Wise’a vermedi. Stephen Wise bu bilgileri daha sonra, İngiltere’deki Yahudi konseyi başkanı Sydney Silverman’dan öğrenebildi. Raporların gerçek olup olmadıkları resmi olarak saptanıncaya kadar aylar geçti.
    Rəşad Babazadəalıntı yaptı18 gün önce
    Almanya, İsrail ve Yahudi toplumuna daha ileri bir iyi niyet göstererek, yeni İsrail devletinin Yahudi yurttaşlarını toplamasına yardım olmak üzere, 1952 yılında, üç milyar Mark vermeyi kabul etti. (Almanya savaştan sonra, bitip tükenmez bir çalışmayla yeniden bir refah ülkesi olmuştu.) Ayrıca, özellikle 1930’larda, Almanya’dan sürülmüş veya toplama kamplarından sağ kurtulabilmiş olan Yahudilerin, mallarının geri verilmesi konusundaki istemlerinin gerçek olduğu saptanırsa, bunlara tazminat vermeyi de kabul etti.
    Rəşad Babazadəalıntı yaptı18 gün önce
    Sanıklara duyulan öfkenin ilk etkisi geçtikten sonra, bir yandan uzun hapis cezalarına çarptırılmış olanların cezalarında indirim yapılırken, öte yandan yeni verilen cezalar giderek daha hafif olmaya başlamıştı. 1949 yılında yasalarından ölüm cezasını kaldıran Almanlar, birleşmiş güçler gibi, sadizm ve öldürme suçlarını doğrudan doğruya işlemiş olan kadın ve erkekler dışında, yeni mahkemeler kurmaktan bıkmışlardı. Ekonominin yeniden kurulması ve çok çalışmanın günlük bir gereksinim olduğu bu dönemde, geçmiş, isteyerek unutulan bir öykü durumuna gelmişti. Bir zamanlar savaş suçlusu olarak tutuklu olanlardan birçoğu, başarılı siviller olarak işlerinin başına dönmüşlerdi.

    Bununla birlikte Federal Alman Cumhuriyeti, kendi dava dizisini 1958 yılından sonra geliştirerek sürdürdü. Bu girişim, bir bakıma Almanların kendi ruhsal sorumlarını çözümlemek ve Nazizmin artık geçmişte kaldığını, ancak toplu öldürmelere katılmış suçluların cezalandırılmadan bırakılmalarına izin verilmemesi gerektiğini açık yüreklilikle istediklerini tüm dünya önünde kanıtlamak içindi. Yahudi dünyasının, özellikle İsrail’in görüşü, 1940’ların katillerine, 1950’lerde saygı gören birer yurttaş olmaları için özgürlük verilmemesi gerektiği yönündeydi. Öte yandan Doğu Almanya, sınırını politik oyunlarla genişletmek ve Bonn hükümetini sıkıntıya sokmak için, Batı’da, ileri gelen devlet memurları ve başkaları hakkında, ani olaylar yaratıyordu. Doğu Avrupa’daki mahkemeler hem acımasız hem kısa süreli oluyor, hiçbir zaman fazla genişletilmiyordu. On binlerce suçlu idam edildi veya Rusya, Polonya, Çekoslovakya ve Doğu Almanya’da hapis cezalarına çarptırıldı. Buna karşılık, batıdaki müttefik mahkemelerinde 5.000 veya daha fazla, Federal Cumhuriyet mahkemelerinde de 6.000 kişi mahkûm edildi.
    Rəşad Babazadəalıntı yaptı18 gün önce
    Sir Hartley Shawcross, Goethe’ye değinerek şöyle konuştu: “Yıllarca önce Goethe, Alman ulusuna, kaderin kendilerine bir gün çok ağır bir yumruk indireceğini, çünkü kendi kendilerini aldatıp oldukları gibi görünmek istemediklerini söylemişti. Onların, gerçeğin gücünün ne olduğunu bilmemeleri üzücüdür. İçinde bulundukları nefret bulutları ve aşırı saldırganlık onlar için çok sevimlidir. Acıma duygularını, delice bir alçaklığın ellerine, büyük bir saflıkla teslim etmişler, zayıf içgüdülerinden yararlanarak, onların eksik yönlerini destekleyen ve onlara nasyonalizmi bir ırk ayrımı ve vahşet olarak öğreten birine boyun eğmişlerdir. Ne denli peygamber tavırları ile konuşursa konuşsun, olanlar, bütün bu işleri yapanın delice alçaklığıdır.”
    Rəşad Babazadəalıntı yaptı18 gün önce
    Nürnberg’teki savcıların, önde gelenleri arasında en çalışkan olanları, Amerika Birleşik Devletleri’nden Jackson ile İngiltere’den Sir Hartley Shawcross’tu (daha sonra Lord Shawcross). Bu iki savcı, yardımcılarından oluşan ekiplerin de katıldığı, aylarca süren araştırma ve çalışmalardan sonra, hiçbir şeyi söylemekten çekinmediler. Ortaklaşa yaptıkları son konuşma tam dört gün sürdü. Jackson sanık sandalyesinde oturanları, bütün olanlardan sorumlu tutarak şöyle demişti: “Geçirdiğimiz yüzyılın yarısı, bu denli bir kan dökümüne, bu denli barbarlık ve insanlık dışı davranışlara, bu denli geniş insan kitlelerinin tutsak edilmesine, azınlıkların bu denli yok edilmelerine asla tanık olmamıştır. Nazi vahşeti karşısında Torquema’daki barbarlık bile sönük kalır... Sanık sandalyesinde oturan bu insanlar, önlerindeki bölgelere kayıtlı ve önceden planlanmış bu suça ne yabancı, ne de bu suçla olan ilişkileri uzak ve belirsiz değildir... Her biri kendi alanında ve Nazi devleti içinde en yüksek yetkilere sahip olan kişilerdir... Şimdi bu sanıkların bu mahkemeye, şu uzun listedeki suçları ve yanlışlıkları işlemedikleri veya bu konuda işbirliği içinde olmadıklarını söylemeleri, geçmişe karşı çıkmak olacaktır... Eğer bu adamların suçlu olmadıklarını söylerseniz, bu, ortada bir savaşın olmadığını, insanların öldürülmediğini ve işlenmiş bir suç bulunmadığını söylemek kadar doğru olacaktır
    Rəşad Babazadəalıntı yaptı18 gün önce
    Arolsen’deki araştırıcıların görevleri çok değişikti. İçlerinden birçoğu, işçi kampları arasında dolaştırılırken parçalanmış olan aileleri bir araya getirmekle görevliydiler. Bu konuda örnek bir olay şöyle geçmişti: Baba, anne ve erkek çocuktan oluşan bir Yahudi ailesi parçalanmadan Auschwitz’e gönderilirler. Anne kampa gider gitmez öldürülür, baba çalıştırılmak üzere Buchenwald’a gönderilir, çocuk Auschwitz’de bırakılır. Savaştan sonra baba ile oğul birbirinden ayrı, göçmen olarak İsrail’e gönderilirler. 18–19 yaşlarında olan ve öksüz olarak kabul edilen çocuk, Amerika’ya gönderilmesini ister. Aynı anda babası Arolsen de onun izini bulmaya çalışmaktadır. Sonunda, çocuk Amerika’ya gitmek üzere İsrail’den ayrılmadan hemen önce buluşurlar. Özellikle SS tarafından, yetimhanelere yerleştirilerek, Alman uyruğuna geçirilen çocuklarını arayan ana babaların sorunları üzerinde çalışmak, çok daha karmaşık bir işti. 1954 yılında, Bölün- müş Kalpadında bir İngiliz filmi, konusunu böyle gerçek ve acı veren bir öyküden almıştı. Konu özetle şöyleydi: On yaşlarında bir çocuk, iyi yürekli bir Alman ailenin yanında evlatlık olarak büyümüştür. Ancak Alman aile çocuğu, Uluslararası Göçmen Örgütü’nün ve daha sonra Kızıl Haç’ın yardımıyla resmi yollardan izleyen Yugoslav annesine geri vermek zorunda kalır. Çocuk Sırpça, annesi de Almanca bilmemektedirler. İnsanlık adına değinilmesi gereken, buna benzer daha birçok olay vardır.
    Rəşad Babazadəalıntı yaptı18 gün önce
    Fakat Alman Kızıl Haçı’nın sorunları ile kıyaslanırsa, Alman olmayan sivil savaş kurbanlarını izleyen örgütün sorunları daha yoğundu. Ölüler, kayıplar, SS tarafından çalınıp, isimleri değiştirilerek Alman ailelere evlatlık verilmiş çocuklar, bu örgütün uğraşları içindeydi. 1968 yılında Arolsen’deki kayıtlar, yedi milyon olayın işlendiği 28 milyon karta ulaşmıştı. Bütün bilgiler, SS kayıtlarının doğruluğunu simgeliyor ve daha çok Yahudi kurbanları kapsıyordu. Kızıl Haç uzmanları, SS din görevlileri arasında çeşitli uluslardan gelmiş insanların da yer aldığını büyük bir şaşkınlıkla saptamışlardı. Bu görevliler, kampa yeni gelen, çalışan veya ölen insanların isimlerini, tutulan kayıtlara, değişik biçimlerde yazmışlardı. Örneğin; Arolsen’deki görevlilerin açıkladıklarına göre; (John) adı, 160 değişik biçimde yazılmıştı. Kızıl Haç izleme servisi, içinde Schwartz adı geçen, 45.000 ayrı olayla ilgilenmek zorunda kalmış, bu isim de 44 değişik biçimde yazılmıştı. Öte yandan, Alman SS kayıt memurları da Slav isimlerini yazmakta güçlük çekmişler, birçoğunu seslere ait özel işaretlerle fonetik olarak yazmışlardı. Alman olsun veya olmasın, SS kayıt memurları, genellikle okuması yazması kıt olan kişilerdi. Bu nedenle tutsakların isimlerini yanlış yazılabiliyor, tutsak el değiştirdikçe ismi de değişiyordu.
    Rəşad Babazadəalıntı yaptı18 gün önce
    1945 Haziran’ında İngiliz askeri hükümeti, kendi bölgesine daha fazla göçmen girmesine izin vermemek zorunda kaldı. 1946–1947 yıllarında, (üçte biri Yahudi olmak üzere) hâlâ yersiz olan 600.000 insan, göçmen kamplarında, geleceklerine bir çözüm bulunmasını umutla bekliyorlardı. Ancak bakımları için ayda 9 milyon Sterlin’e gerek duyulan bu insanları, hiç kimse istemiyordu. Bu gider, Almanya’yı işgal etmiş olan güçler arasında bölünüyor, fakat çoğunluğunu Amerika Birleşik Devletleri karşılıyordu. Onlara yardım etmek ve onları kabul edecek olan ülkelere göç etmelerini sağlamak amacıyla, çeşitli örgütler kuruldu. Sonunda iki buçuk milyonu çeşitli ülkelere yerleşti veya olağanüstü kalabalık olan kamplarda, hastalık ve yaşlılıktan öldüler. Sorun, 1960 yılı başlarına kadar sürdü. 1959–1960 yıllarında, Dünya Göçmen Yılı adı altındaki bir çalışma, SS’in kurbanı olan, kimsenin istemediği ve kendilerine verilecek bir göç iznini dünyanın en değerli hediyesi olarak bekleyen bu unutulmuş insanları, bizlere bir kez daha hatırlatır. Yahudi göçmenlerin çoğunlukla kabul edildikleri yer, Amerika’ydı, bunu, 1948 Mayıs’ında bir İngiliz mandası olarak kurulan yeni İsrail devleti izliyordu.
    Rəşad Babazadəalıntı yaptı23 gün önce
    1940 Ekim’inde, Frank’ın da bulunduğu bir akşam yemeğinden sonra, Martin Borman, Hitler’in şöyle dediğini yazmıştır: “Alman işçileriyle bir kıyaslama yapılırsa, Polonyalılar özellikle ağır işler için yaratılmışlardır... Onların kalkınmalarını engelleyici hiçbir sorun yoktur. Bu nedenle Polonya’da yaşam düzeyini sürekli olarak düşük tutmak ve kalkınmalarına izin vermemek gerekir... Genel hükümet tarafımızdan, yalnız kalifiye olmayan bir işçi kaynağı olarak kullanılmalıdır... Polonyalı işverenlerin varlığını aklımızdan çıkarmamaya zorunluyuz... Bu ne denli vahşice bir düşünce olarak nitelendirilirse nitelendirilsin. Polonyalı işverenler bulundukları yerlerde yok edilmelidirler. Polonyalılar için bundan böyle bir tek efendi vardır: biz Almanlar... Bu nedenle Polonya aydın sınıfının bütün temsilcileri yok edilmelidir...
    Ömer Faruk Aydinalıntı yaptı3 yıl önce
    1912’de Aachen’de gymnasium (yüksek lise) bitirdi. Kiel Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi gördü. Ağustos 1914’de bayraktar olarak savaşa katıldı, teğmen rütbesini aldı. Ekim 1915’ten 1920’ye kadar Rus savaş esiriydi. 1922’de hukuk doktoru (dr. jur.) unvanını aldı.
    Ömer Faruk Aydinalıntı yaptı3 yıl önce
    1962’de idam edildi
    Ömer Faruk Aydinalıntı yaptı3 yıl önce
    1945 Mayıs’ında Hava Kuvvetleri’nde onbaşı kimliğiyle gizlendi, daha sonra yakalandı, ancak kaçmayı başardı. Sahte bir isim kullanarak Celle’de orman işçiliği yaptı. 1950’de Avusturya üzerinden İtalya’ya, oradan da Arjantin’e kaçtı ve Buenos Aires’te Ricardo Klement kimliğiyle yaşadı. Mayıs 1960’ta İsrail gizli servis ajanları tarafından kaçırıldı. Aralık 1961’de Kudüs’te yargılandı ve ölüme mahkûm edildi. 31 Mayıs
    Ömer Faruk Aydinalıntı yaptı3 yıl önce
    1944’ten sonra “Eichmann Özel Timi’nin” komutanı olarak Budapeşte’de 437 bin Yahudinin Ausschwitz ve başka temerküz ve imha kamplarında etkisiz hale getirilmelerinden sorumludur.
    Ömer Faruk Aydinalıntı yaptı3 yıl önce
    Gymnasium (yüksek lise) mezunu olup, yüksek öğrenim görmüştür. 1932’de hukuk doktoru ünvanına (dr. jur.) sahip oldu.
    Ömer Faruk Aydinalıntı yaptı3 yıl önce
    Bühler, 1942’de Lublin’de Alman iskân bölgeleri oluşturulması hazırlıklarına katılmış ve Polonyalıların Almanya’ya sürülmelerinde rol oynamıştır.
    Ömer Faruk Aydinalıntı yaptı3 yıl önce
    Dr. Josef Bühler (1904-1948) Krakov Merkez Vilayet Hükümeti, Müsteşa
    Ömer Faruk Aydinalıntı yaptı3 yıl önce
    Dr. Josef Bühler (1904-1948) Krakov Merkez Vilayet Hükümeti, Müsteşar
    Ömer Faruk Aydinalıntı yaptı3 yıl önce
    Haziran 1934’de Röhm ve SA’nın ileri gelen komutanlarını, kendisini devirme girişiminde bulundukları süsü vererek öldürttü. Ernst Röhm’ün öldürülmesiyle SS’lerin ve onların önderi olan HEİNRİCH HİMMLER’in yolu açılmıştı.
    Ömer Faruk Aydinalıntı yaptı3 yıl önce
    SA’nın önderi eski Yüzbaşı ERNST RÖHM
fb2epub
Dosyalarınızı sürükleyin ve bırakın (bir kerede en fazla 5 tane)